Sanat eserleri, koleksiyonerlerle birlikte dönemin sosyal yaşamını, uygulanan literatürü de öğreniyoruz. Bir sanatsever-koleksiyoner, gazeteci-eleştirmeni davet ediyor, ağırlıyor, ikramlarda bulunuyor ve koleksiyonu hakkında makale / eleştiri yazmasını istiyor. (Tabii bu kadar masraftan sonra bu olumlu bir yazı olacak.) O dönemde de koleksiyonerler, koleksiyonlarını sanat galerileri ve müzelere sergilenmesi için ödünç olarak veriyorlar.
Okurken yaşanan üzücü şeylere de tanık oluyoruz. O tarihlerde sergilenen eserlere sabotaj yapılıyor, zarar veriliyor. Tarih tekerrürden ibaret demişler, aradan 100 sene geçtiği halde değişen bir şey yok. Övünmeye gelince teknoloji çağındayız, milenyumdayız diye ama, ne farkımız var 100 sene öncesinden? Bunlar bize karşı görüşe saygı, sanata saygı, empati, hoşgörü gibi kavramları getirmedikçe. Hâlâ en ufak anlaşmazlıkta çözümü şiddette arıyorsak bu nasıl gelişme?
Herkes vasiyet yazıyor. Dikkat ettim, klasiklerde, dönem romanlarında hep vasiyet yazılıyor. Sadece mal, mülk, maddi şeylerle ilgili değil; manevi olarak, yapılacakları vasiyet ediyorlar. Kitapta da Hermann Raffle vasiyetinde cenaze töreninde yapılacakları en ufak ayrıntısına kadar anlatıyor ve ölümünden sonra vasiyeti harfi harfine uygulanıyor. Sergi ve açık artırma öncesi hazırlanan bildiri ile duyuruluyor.
Hermann Raffle'ın ölümünden sonra yapılacak açık artırma için hazırlanan bülten şöyle:
Duyduk duymadık demeyin, müteveffa Dük d'arrochot'nun eşyaları arasında Albrecht Dürer, Leyde'li Lucas..... ve Paulo Veronese gibi eşsiz ustaların her türden iki bin parça resmi bulunmaktadır. Ayrıca on sekiz bin madalya, çoğu çok değerli el yazmalarından oluşan altı bin ciltlik bir kütüphane....." (Yanlış okumadınız, hep binlerden bahsediliyor. Elyazması 6 bin cilt.)
Bir bölümde heykel ile resmi karşılaştırıyor ve resim yapmanın heykel yapmaktan daha zor olduğunu ispatlıyor. Bir resim tekniği anlatarak, resmin daha fazla yetenek ve emek istediğini gösteriyor. (Bu bölüm uzun olduğu için yazmıyorum, kitabı okursanız bu bölüme dikkat edin.)
Yeni öğrenilen bir şey daha: "Fıçı Oyunu". İlk kez Antik Yunan'da ortaya çıkan bu oyunda amforaların içine uzaktan taş atılıyor, sokulunca puan alınıyordu. Yüzyıllar içinde oyun Fransa'ya geldiğinde taşlar bu kez amfora yerine şarap fıçılarına atıldığı için "fıçı oyunu" adını almış.
Birkaç alıntı ile sizlere veda ederken kitapla kalın diyorum.
"Özgün yapıtlarla Heinrich Kürz'ün gitgide küçülen kopyalarını karşılaştırmaktan usanan yok gibiydi."
"Her yapıt bir başka yapıtın aynasıdır."
"Bu yapıtın uyandırdığı neredeyse marazi hayranlık, ressamın teknik ustalığından çok, hem uzamsal hem de zamansal perspektifinden kaynaklanıyordu."
"Harikalar Odası tablosu için 1397 çizim, karalama ve birçok taslak vardı."
(Georges Perec, Harikalar Odası, Çeviri: Esra Özdoğan, Sel Yayınları 2011 (2. Baskı), Roman, 87 s.)
Özgün Onat